Avrupa'nın çevrilemeyen kelimeleri ve anlattıkları
Türkçede "kolay gelsin" dediğinde, bunu tek bir İngilizce kelimeyle karşılayamazsın. "Hüzün", "keyif" ya da "yakamoz" kelimelerini bir yabancıya anlatmaya çalıştığında da birkaç cümle kurman gerekir. Her dilin, o kültürün önemsediği şeyleri anlatan kendine özgü kelimeleri vardır.
Bu yazıda Avrupa dillerinden birbirinden güzel, birebir çevrilemeyen kelimeleri topladık. Her biri, o ülkenin insanlarının nasıl yaşadığına dair küçük bir pencere açıyor.
İsveççe: fika ve lagom
Fika, kahve (ya da çay) ve yanında genellikle tarçınlı çörek gibi tatlı bir şeyle verilen moladır. Ama sadece bir kahve molası değil, aynı zamanda bir sosyal ritüeldir. İsveç'te birçok iş yerinde günün belirli saatlerinde herkes işini bırakıp fika yapar. Kelime fiil olarak da kullanılır: Ska vi fika? "Fika yapalım mı?"
Türkçe konuşanlar için tanıdık bir kavram: Bizim çay molası kültürümüzün İsveç versiyonu gibi.
Lagom ise "ne az ne çok, tam kararında" demektir. İsveçlilerin ölçülülüğe, dengeye ve aşırılıktan kaçınmaya verdiği önemi özetler. Bir yemeğin tuzu, bir evin büyüklüğü, bir çalışma temposu lagom olabilir.
Felemenkçe: gezelligheid ve uitwaaien
Gezelligheid (sıfat olarak gezellig), Felemenkçenin belki de en meşhur kelimesidir. Sıcak, samimi, rahat ve keyifli bir ortamı anlatır: arkadaşlarla uzun bir akşam yemeği, mum ışığında bir kafe, sevdiklerinle geçirilen bir pazar. Bir yer, bir buluşma, hatta bir insan gezellig olabilir. Türkçedeki "muhabbet ortamı" ya da "keyifli" kelimelerine yakındır, ama hiçbiri tam karşılamaz.
Uitwaaien ise rüzgârlı bir havada dışarı çıkıp kafanı dağıtmak, rüzgârın seni "temizlemesine" izin vermek demektir. Rüzgârın eksik olmadığı Hollanda'da bunun için ayrı bir kelime olması şaşırtıcı değil.
İspanyolca: sobremesa
Sobremesa, yemek bittikten sonra masadan kalkmadan sohbet etmeye devam edilen zamandır. İspanya'da öğle ya da akşam yemeğinin ardından saatlerce süren sohbetler çok yaygındır. Bu kelime, İspanyolların yemeği sadece beslenmek için değil, bir arada olmak için de önemsediğini gösterir.
Türk sofralarında çay eşliğinde uzayıp giden muhabbetleri düşününce, bu kavram sana hiç yabancı gelmeyecektir.
Almanca: Feierabend, Fernweh ve Schadenfreude
Feierabend, iş gününün bittiği an ve ardından gelen boş zamandır. Kelimesi kelimesine "kutlama akşamı" anlamına gelir. Schönen Feierabend! "İş sonrası keyifli bir akşam geçir!" demektir ve iş arkadaşları arasında çok kullanılır. Almanların iş ile özel hayat arasındaki net sınıra verdiği önemi yansıtır.
Fernweh, uzak yerlere gitme özlemidir; bir nevi "uzaklar hasreti". Heimweh (sıla hasreti) kelimesinin tam tersi.
Schadenfreude ise başkasının başına gelen talihsizlikten duyulan gizli sevinçtir. İngilizce de dahil birçok dil bu kelimeyi olduğu gibi almıştır.
Portekizce: saudade ve cafuné
Saudade, Portekiz ve Brezilya kültürünün kalbindeki kelimedir. Kaybedilmiş, uzakta olan ya da belki hiç yaşanmamış bir şeye duyulan derin, tatlı-acı bir özlemi anlatır. Hem hüzün hem de sevgi içerir. Türkçedeki "hasret" ve "hüzün" kelimelerinin bir karışımı gibidir.
Cafuné ise Brezilya Portekizcesinde sevdiğin birinin saçlarını parmaklarınla şefkatle okşamak demektir. Tek kelimeyle anlatılan küçük bir sevgi hareketi.
İtalyanca: dolce far niente ve abbiocco
Dolce far niente, "hiçbir şey yapmamanın tatlılığı" demektir. Suçluluk duymadan, keyifle tembellik etmeyi anlatır: bir balkonda güneşlenmek, bir meydanı seyretmek.
Abbiocco ise bol bir yemekten sonra gelen o tatlı uyku halidir. Türkçede bunun için de bir kelimemiz yok, ama hepimiz bayram yemeklerinden sonra bu duyguyu çok iyi biliriz.
Fransızca: flâner ve dépaysement
Flâner, bir şehirde amaçsızca, sadece keyif için dolaşmak demektir. Bunu yapan kişiye flâneur denir. Paris'in sokakları bu kelimenin doğal yuvasıdır.
Dépaysement ise yabancı bir yerde kendini evinden uzak, alışkın olmadığın bir ortamda hissetmektir. Bazen tedirgin edici, bazen de tam aradığın o "kafa değişikliği" olabilir.
Katalanca: seny ve rauxa
Katalan kültürü sıkça iki kelimeyle anlatılır: Seny, sağduyu, ölçülülük ve aklıselimdir. Rauxa ise ani bir coşku, dürtüsel bir taşkınlıktır. Katalanların, bu iki zıt kutup arasında bir denge kurduğu söylenir: Hafta içi seny, bayramlarda rauxa.
İngilizce: serendipity
Serendipity, aramadığın halde güzel bir şeyi tesadüfen bulmak demektir. Bir kitapçıda başka bir kitap ararken hayatını değiştirecek bir romana rastlamak gibi. Türkçede "hoş bir tesadüf" diyebiliriz, ama bu kelimedeki "şanslı keşif" hissini tam vermez.
Peki ya Türkçe?
Türkçe de çevrilemeyen kelimeler bakımından son derece zengin bir dil. Yabancı arkadaşlarına anlatmaya çalıştığında zorlanacağın birkaç örnek:
- Kolay gelsin: Çalışan birine, işinin kolay geçmesini dilemek.
- Ellerine sağlık: Yemek yapan ya da bir iş yapan birine teşekkür.
- Geçmiş olsun: Hasta ya da sıkıntılı birine dilek.
- Yakamoz: Ay ışığının ya da deniz canlılarının suyun yüzeyinde yarattığı parıltı.
- Keyif: Rahatlık, zevk ve huzurun bir arada olduğu ruh hali.
- Hüzün: Derin ama yumuşak, bir şehrin ya da bir topluluğun paylaştığı melankoli; Orhan Pamuk'un İstanbul kitabıyla dünyaya tanıttığı kavram.
Çevrilemeyen kelimeler bize ne anlatır?
Bu kelimeler, bir dili öğrenmenin sadece yeni kelimeler ezberlemek olmadığını hatırlatır. Bir dil öğrenirken, aynı zamanda dünyaya farklı bir pencereden bakmayı da öğrenirsin. Fika öğrenen biri molanın değerini, Feierabend öğrenen biri iş ile hayat arasındaki sınırı, sobremesa öğrenen biri de sofranın sadece yemekten ibaret olmadığını keşfeder.
Parlumi'de öğrendiğin dokuz dilin her birinde bu tür kültürel kelimelerle karşılaşacaksın. Belki bir gün, Türkçe konuşurken bile "Hadi bir fika yapalım" dediğini fark edeceksin.